İkinci dünya savaşıyla Almanya ve Japonya sıfır virgül hiç oldular.
Ülkeleri yerle bir oldu, orduları dağıldı, kayıtsız şartsız teslim oldular. Sıfır virgül hiç oldular, hiç yani hiç.
Sıfır virgül hiç – null Komma nichts – Almanca bir deyim, solda sıfır demek. Geçersiz, değersiz, hiç, yani solda sıfır iki ülke.
Sıfır virgül hiç veya solda sıfır iki ülke, insan ömrünün yarısı kadar bir zamanda nasıl bir mucizeyle dünyanın en gelişmiş ülkeleri oldular.
Mucizeyi Almanların ve Japonların (tesadüfen ikisinin de) çok disiplinli ve çalışkan ırklar ve köklü kültürel geçmişleri olduğuna bağlayanlar var. Disiplinli, çalışkan, kültürel geçmiş ve birikimleri olduğu doğrudur. Fakat bunlar yeterli olamayacaktı.
Biz de dünya imparatorluğu idik, gerektiği kadar kültürel birikimiz vardı. Bugün Almanya’da en çalışkan olanların Türk işler olduğu kabul ve takdir ediliyor, Doğu Alman yerine Türk işçi tercih ediliyor. Yani çalışkanlığımız da yabana atılamaz. Ancak, savaşları geride bırakalı 100 yıl oluyor ama biz hala gelişmiş ülkeler arasında değiliz, biz hala sefilleri oynuyoruz.
Eğer, İş Bankasının ifadesiyle cep telefonu faturasında %93 vergi ödeselerdi, Sakıp Ağa’nın ifadesiyle bir malın üzerinde 37 kalem vergileri olsaydı, vs. vs. vergiler ile boğazları sıkılsaydı Almanlar ve Japonlar Sefilleri bugün bizden daha disiplinli oynayamazdı.
Savaştan sonra Almanlar ve Japonlar böyle vergiler ödemediler. Ödemediler çünkü galip devletler bu iki ülkeyi cezalandırdı, ordu kurmalarına izin vermedi, orduları olmadı.
Biz her yıl bütçemizin yarısı milyarlarca doları orduya ayırırken Almanlar ve Japonlar bu paraları yatırımda refahta kullandılar. Böylece Almanya ve Japonya aldı başını gitti, adı Alman ve Japon mucizesi oldu.
Yan komşumuz Yunanistan, tarihi kültürü, iklimi, toprağı her şeyi var. Bütün Avrupa Yunan Kültürü hayranıdır, yani petrol geliri gibi turizm gelirleri var. Tüm gelirini ordusuna ayırmış, bu günlerde battığı konuşuluyor.
Demek oluyor ki ordu ülkelerin kalkınma ve refahının önünde en büyük takoz, hele de orantısız ve veya kontrolsüz iseler.
Sayın Ahmet Altan devletin halini, temizlik yapılacak bir evin haline benzetiyor, büyük teyzemin deyimiyle, “her yer, her yerde” diyor. Herkes önerisini söylesin evimize bir çeki düzen verelim diyor.
Çok mantıklı. Yani, herkes sadece eleştirmesin öneri de getirsin.
O yazıdan esinlenerek yazıyorum: Orduya ayrılan bütçe nasıl azaltılıp refah ve kalkınmaya yönlendirilir.
Öneriye gelelim:
Askerlik süresi ister bir sene ister iki sene olsun. Bu sürenin askerlikle ilgili kısmı 3 haftadır. Bunu hepimiz biliriz. İlk üç hafta, kullanılan silahın özellikleri, nasıl kullanılacağı öğretilir, askerlikle ilgili temel eğitim verilir. Üçüncü haftanın sonunda silahlar üstüne yemin edilir ve askerliğin askerlik ilgili kısmı biter. Bundan sonrası halkın deyimiyle “bir yumurtayı dokuz kişiyle yuvarlamak”tır.
Rahmetli babamın Almanya’da işçi olduğu günlerde yazları ziyaretlerine giderdim. Bir gün oradaki ev sahibimizin oğlu bavulunu hazırlamış kapıda duruyor. Hayrola nereye dedim. Askere gidiyorum dedi, yeni bir silah çıkmış, eğitimini vereceklermiş, on gün sonra döneceğim...
Ben M1 piyade tüfeği ile eğitim aldım. Belki ben terhis olduğum yıl bu silah ordudan kaldırıldı. Fakat 40 yaşıma kadar her yıl şubeye görünüp hazır asker yoklaması oldum. Göreve çağrılsam bana verilen silahı kullanabilecek miydim? Kim tekrar göreve çağırıldığında eğitimini gördüğü silahı bulabilecek ve yararlı olabilecek.
Askerlik 3 hafta olsun. Temel eğitip bitip yemin edilince askerlik de bitsin. Devlet boşa asker beslemesin, gençler boşa ekonomiden veya hayattan kopmasın. Askerden sonra boşa yoklama yerine terhis edilen gençler her sene 10-15 günlüğüne eğitime çağrılsın ve bilgileri güncellensin. Detaylar teknik işlemlerdir ancak şu söylenebilir. Terhis olan asker iki defa daha eğitime çağrılsa devletin elinde bugünkünün bile iki katı işe yarar hazır ordu var demektir.
Bir Rus generalin bir tarihte “Bu orduyu bizim için besliyorsanız çok az, diğer komşularınız için besliyorsanız çok fazla” dediği söylenir. Ordumuz komşularımız için orantısız derecede büyüktür. Diyelim biz bu kadar büyük orduyu Rusya’ya karşı besliyorduk. 1990 yılında Rusya dağıldı. Ordu o zaman en az yarı yarıya küçültülmeli idi. Böyle bir şey gündeme gelmedi.
Bunun yerine şöyle bir şey oldu.
1990 yılında komünizm kendini feshetti.
1992 yılında Genelkurmaydan bir beyanat duyuldu: Düşman Kuzeyden Güney-doğuya kaymıştır.
Düşman Kuzeyden Güney-doğuya kaymıştır.
Hiç kimse, hiç birimiz ne dandik düşmanımız var, düşman nasıl bir günde Kuzeyden Güney-doğuya taşınıverdi diye düşünemedi. Bütün ülke, parlamentosu, yazarı çizeri (istisnalar hariçtir) emri aldı. Ohal Güney-doğu illerinde yoğunlaştı. Sıkıyönetimler, sınır öteleri her şey o emre göre gelişti... Neticede, Kürdistan fiilen genişledi. 25 yıl önce Mardin’de Kürt yoktu. Bugün Mardin’de Süryani yok. Birleşmiş Milletler Sekreteri (Cruyff tipli Hollandalı) 1 milyon 200 bin sığınmacı çok fazla diyordu. Bir zaman sonra Ermeni sorunu gibi Süryani sorunu da olacaktır. Bu paragraf inanılması güç garip bir hikâye.
Özet olarak, ordumuzun milletimiz üzerindeki ağırlığı hem ekonomik hem ideolojik ve politik olarak çok fazla. Milletin geleceği için ordunun önce ekonomik yükünün azaltılması gerekir.
Eve çeki düzen vermek için benim önerim böyle.